ATA-GENÇ


 
AnasayfaPortalTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlÜye ListesiKullanıcı GruplarıGiriş yap

Paylaş | 
 

 CEHE YAZILARI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
devran

avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 425
Yaş : 27
Nerden : istanbuldan
Kayıt tarihi : 24/01/08

MesajKonu: CEHE YAZILARI   Salı Eyl. 09 2008, 12:57

Devrimcinin görevi devrim yapmaktır
İyi bilindiği gibi, 1 Ocak 1959’da doruğuna ulaşan devrimci kavgamızın başlangıç tarihi 26 Temmuz 1953’tür. O günün sabahında Fidel Castro’nun yönettiği bir grup devrimci, Oriente Eyaleti’ndeki Moncada kışlalarına saldırdı. Saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. Bu başarısızlık büyük bir felakete dönüştü. Hayatta kalan devrimciler ise hapse atıldılar, fakat onların genel bir af ile serbest kalmalarından sonra devrimci kavga yeniden başladı.

Sosyalizmin tohumlarının atılmasında temel etken insandı

Sosyalizmin yalnızca tohumlarının mevcut olduğu bu devrede temel etken insandı. Biz tüm güvenimizi bireysel, kendine özgü karakteristikleri, adı ve sanı olan kişilere bağladık. Görev, yetenekleri ölçüsünde bu insanlara emanet edilmişti, başarıya ulaşması ya da başarısızlığa uğraması onlara bağlıydı.

Daha sonra gerilla savaşı aşamasına geçildi. Gerilla savaşı iki farklı unsurdan meydana geldi. Birinci unsur, harekete geçirilmesi gereken fakat bilinçsiz, uyuyan kitlelerden oluşan halk, ikincisi onun öncüsü, hareketin motor gücü, devrimci bilincin ve militan ruhun jeneratörü olan gerillalar. İşte bu öncü güç, zafer için gerekli öznel koşulları yaratan hızlandırıcı bir etkendi.

Burada yine, düşüncemizin proleterleşmesi sürecinde ve alışkanlıklarımızda ve düşünce yapımızda meydana gelen devrimde, temel etken bireydi. Devrimci güçler içinde üst rütbelere kadar ulaşan, Sierra Maestra savaşçılarının herbiri kendi olanaklarına göre önemli işler başarmışlardır. Onlar bu rütbelerine bu temele dayanarak eriştiler. Bu ilk kahramanlık devresiydi ve bu devrede onlar en ağır sorumluluklar, en büyük tehlikeler için çarpışmışlardır, onlar için bir görevi başarıyla tamamlamaktan başka tatmin edici hiçbir şey yoktu.

Devrim davasına kendini adama, tarihimizin başka dönemlerinde de görülür. Ekim Krizi süresince ve Florida kasırgası günlerinde, bütün bir halkın ortaya koyduğu ender rastlanır fedakârlık ve olağanüstü çaba örnekleri gördük. Bizim temel görevlerimizden birisi de, günlük yaşantımızda da bu kahramanca tutumu sürdürmek için ideolojik noktalardan harekete geçerek bir çözüm yolu bulmaktır.

Kapitalizmin bireyi: İnsan insanın kurdudur

Kapitalizmde insan, genellikle kavrayış ve anlayışının ötesinde kalan acımasız yasalarla yönetilir. Yabancılaşan birey, kendisi gibilerin oluşturduğu topluma görünmez bir göbek bağı ile bağlıdır. Bu göbek bağı, kapitalizmin değer yasasıdır. Bu yasa, kişinin bugünkü durumunu ve geleceğini şekillendirerek hayatının tüm yönlerinde işler haldedir.

İnsanların çoğu için kör ve görünmez olan kapitalizmin yasaları, birey üzerinde, düşünmesine fırsat vermeksizin etkili olur. Kişi, yalnızca görünürde sonsuz olan önündeki ufkun genişliğini görür. Kapitalist propagandacıların, başarı olanakları için Rockefeller örneğinden -doğru olsun, olmasın- ders alınması gerektiğini öne sürmeleri, bu ufukları nasıl pembeye boyadıklarını gösterir.

Bir Rockefeller’in daha ortaya çıkması için gereken yoksulluk ve ıstırabın derecesi ve böylesine büyük bir servet birikiminin zorunlu kıldığı ahlaksızlığın ölçüsü perde arkası edilir, bu durumu halkın gözleri önüne sermemiz de genellikle mümkün değildir.

Her halukârda, başarıya giden yolun tehlikelerle dolu olduğu, fakat yetenekli bir bireyin sözüm ona her şeye rağmen başarı ya ulaşabileceği masalı anlatılır. Yol ıssız, ödül ise uzaktadır. Bu yolda insan insanın kurdudur; birey, ancak diğerleri mahvolması pahasına başarıya ulaşabilir.

Sosyalizmin bireyi: Karakterli bir kahraman

Şimdi, şu şaşırtıcı ve heyecan verici sosyalizmin kuruluşu olayının kahramanı olan bireyi, tek bir varlık ve toplumun bir üyesi olarak ikili yaşamı içinde tanımlamaya çalışacağım.

Kurulmakta olan yeni toplum, var gücüyle geçmişine karşı mücadele etmelidir. Geçmişin kalıntıları eski piyasa ilişkilerinin sürmekte ısrar ettiği geçiş döneminin tüm özelliklerinde ve bireyi tecrit etmeye yönelik sistemli bir eğitimin izlerinin hâlâ ağırlık taşıdığı toplumun bilincinde varlığını devam ettirir. Mal, kapitalist toplumun ekonomik hücresidir. Mal varolduğu sürece, etkileri, üretimin örgütlenmesinde ve bunun sonucu olarak toplum bilincinde kendini hissettirir.

Bundan dolayı kitleleri eyleme geçirecek aracı doğru seçmek çok önemlidir. Temelde bu araç manevi karakterli olmalı, fakat, özellikle toplumsal karakterli maddi canlandırıcı etkenlere de ver verilmelidir.

Daha önce söylediğim gibi, büyük felaket anlarında manevi canlandırıcıları etkili hale getirmek kolaydır; fakat onların, etkisini sürdürmesi için yeni değer yargılarının yer aldığı bir bilincin gelişmesine de ihtiyaç vardır. Toplum tüm olarak, çok büyük bir okul haline getirilmelidir.

Devrimcilerin çabasıyla ilerleyebiliriz

Yol uzun ve güçlüklerle doludur. Zaman zaman patikalarda dolanırız ya da geri dönmemiz gerekir, bazen çok hızlı gider ve kitlelerden koparız, bazen de çok yavaş yol alır ve peşimiz sıra gelenlerin sıcak nefesini ensemizde duyarız. Devrimciler olarak bizler, çabalarımızla yol açarak elverdiğince hızla ileriye doğru atılırız, fakat kitleyi kendimizden vereceğimiz örneklerle esinlendirirsek daha hızlı ilerleyebileceğimizi biliriz.

Manevi canlandırıcı etkenlere verilen öneme rağmen iki ana gruba bölünme (sosyalizmin kuruluşuna şu ya da bu nedenle katılmayan azınlığın dışında) toplumsal bilincin ne de olsa az gelişmiş olduğunu gösterir.

Öncü grup ideolojik bakımdan kitlelerden daha ileridir; kitleler yeni değerleri anlarlar, fakat bu kavrayışları yeterli değildir. Öncülerde, onların ön safta görevlerini fedakârca yerine getirmelerini sağlayacak niteliksel bir değişme meydana gelmiştir, kitlelerse ancak yan yola kadar gelebilmişlerdir, canlandırılmaları ve belirli şiddetteki baskılarla harekete getirilmeleri gereklidir. Bu, yalnızca yenilen sınıfın değil, aynı zamanda zafere ulaşan sınıfın bireyleri üzerinde de etkisi görülen proletarya diktatörlüğüdür.

Bütün bunlar, tam bir başarı için, bir dizi düzenek ve devrimci kuruluşun gerektiği anlamına gelir.

Yirmi birinci yüzyılın insanını yaratmalıyız

Henüz bir hayal olmasına ve gerçekleşmiş bir özlem olmamasına rağmen, yirmi birinci yüzyılın insanını yaratmalıyız. Çalışmamızın temel hedeflerinden biri de kesinlikle bu gelecek yüzyılın insanını yaratmaktır; teorik alanda somut başarılar kazandığımız ya da tersine somut araştırmalarımızın temeli üzerinde önemli teorik sonuçlara vardığımız ölçüde, insanlığın davası olan Marksizm-Leninizm’e büyük bir katkıda bulunmuş oluruz.

Ondokuzuncu yüzyılın insanına karşı tepkimiz bizim yirminci yüzyılın kokuşmuşluğu içine saplanıp kalmamıza sebep oldu; bu düzeltilemeyecek bir yanlış değildir, fakat revizyonizme açık kapı bırakmamak için bunun üstesinden gelmemiz gereklidir.

Büyük kitleler gelişmelerini sürdürüyorlar; yeni düşünceler toplum içinde güç kazanmaya devam ediyor; toplumun tüm üyelerinin tam olarak gelişimi için maddi olanaklar bulunması, görevimizi daha da verimli kılıyor. Şimdi mücadele zamanıdır; gelecek bizimdir.

Gençlik özellikle önemlidir

Gençlik özellikle önemlidir çünkü eski yanlışların hiçbirini taşımayan yeni insanın oluşturulacağı, işlenmesi kolay bir kildir. Gençlik bizim isteklerimize uygun olarak yetiştirilir. Eğitimi giderek daha tam yapılır, başlangıçtan beri gençliğin işgücüne katılmasını da unutmayız. Okul öğrencilerimiz, eğitimleri sırasında ya da tatillerinde bedeni çalışmalar yaparlar. Çalışma bazı hallerde bir ödül, diğer bazı hallerde ise bir eğitim aracıdır, fakat hiçbir zaman ceza değildir. Yeni bir kuşak doğmaktadır.

Çalışmalarımız sürekli olarak bu eğitimi amaçlar. Parti canlı bir örnektir; kadroları sıkı çalışmanın ve fedakarlığın öğreticileri olmalıdır. Kadrolar, eylemleriyle, kitlelere sosyalizmin kuruluşunun güçlüklerine, sınıf düşmanlarına, geçmişin hastalıklarına ve emperyalizme karşı yıllar süren amansız bir mücadele gerektiren devrimci görevin tamamlanmasında öncülük etmelidirler.

Devrimde insan kişiliğinin rolü ve Fidel

Şimdi, tarihi yapan kitlelerin bireysel lideri olarak insanın, insan kişiliğinin oynadığı rolü açıklamak istiyorum.

Fidel ilk yıllarda devrime itici gücünü kazandırdı, devrimin liderliğini yaptı. Şimdi de devrimi güçlendirmeyi sürdürüyor; fakat aynı yolda seçkin önderler olacak şekilde gelişen iyi bir grup da var, yine liderlerini izleyen büyük bir kitle de var, çünkü liderlerine inanırlar, inanmalarının nedeni liderlerinin onların isteklerini dile getirebilmesidir.

Ülkemizde birey, içinde yaşadığı dönemin fedakârlık dönemi olduğunu bilir; feragata alışıktır. Fedakârlık ilk kez Sierra Maestra’da ve daha sonra savaşılan her yerde öğrenildi. Sonra da bütün Küba onu öğrendi. Küba, Amerika’nın öncüsüdür ve öncü görevi yaptığı için, Latin Amerika halklarına tam özgürlüğün yolunu gösterdiği için fedakârlık yapmak zorundadır.

Ülkede, önderlik öncü rolünü de yüklenmelidir ve kişinin kendini tümüyle adadığı ve hiçbir maddi ödül beklemediği gerçek bir devrimde, devrimci öncülük görevinin, aynı zamanda hem şerefli hem de kahredici olduğu büyük bir içtenlikle söylenebilir.

Devrimciyi harekete geçiren büyük bir aşktır

Okuyucuya acayip gelse de, gerçek devrimciyi harekete geçirenin büyük bir aşk olduğunu söyleyebilirim. Bu nitelikten yoksun büyük bir devrimci düşünülemez.

Bir önderin karşılaştığı en karmaşık durumlardan biri, tutkularıyla soğukkanlılığını birleştirmek zorunda oluşu ve kılı kıpırdamaksızın en zor kararları alabilmesidir. Öncü devrimcilerimiz, bu halk sevgisini yüceltmeli ve bu en kutsal davayı tek ve bölünmez hale getirmelidirler. Onlar, günlük duyguların ufak kırpıntılarıyla sıradan insanların sevgilerinin düzeyine inemezler.

Devrimin önderlerinin yeni yürümeye başlayan, babalarının adlarını bile öğrenemeyen çocukları, devrimin tamamlanması için hayatlarındaki genel fedakârlıkların bir parçası olarak ayrı kalmak zorunda oldukları karıları vardır; arkadaş çevreleri kesinlikle devrimci yoldaşlarının sayısıyla sınırlıdır. Onlar için devrimin dışında başka bir hayat yoktur.

Bu koşullarda, kişi, büyük bir insanlık sevgisine ve aşırı dogmatizm ve soğuk bir skolastisizme düşmemek, kitlelerden kopmamak için güçlü bir adalet ve gerçekçilik duygusuna sahip olmalıdır. Bu insanlık sevgisinin günlük bir işe, örnek olacak eylemlere, harekete geçirici bir güce dönüşmesi için her gün çaba göstermeliyiz.

Devrimci bütün hayatını devrime adamalıdır

Devrimin ideolojik itici gücü olan devrimci, sosyalizmin kuruluşunun dünya ölçüsünde tamamlanmasına kadar ancak ölümüyle bitecek olan kesintisiz çalışması içinde tükenir gider, elbette ki şimdiki durumda, bazı tehlikeler vardır, bunlar yalnız dogmatizmin ya da büyük görevin ortasında iken halkla olan bağların gevşemesinin yarattığı tehlikeler değildir. Zayıflık tehlikesi de vardır. Eğer bir insan bütün hayatını devrime adamak istiyorsa, bazı şeylerden yoksun olduğu, ya da çocuğunun ayakkabılarının eskidiği yahut da ailesinin bazı ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi endişeleri olmamalıdır, yoksa zihnini gelecekteki yozlaşmanın tohumlarının etkisine açık tutan bir düşünce yapısına sahip olur.

Bizim durumumuzda ortalama insanın çocuğun sahip olduğu şeylere bizim çocuğumuzun da sahip olmasıyla ve ortalama insanın çocuğunun yoksun olduğu şeylerden bizim çocuğumuzun da yoksun olmasıyla yetiniriz, ailelerimiz de bunu anlamak ve bu düzeyde kalmaya çalışmak zorundadır. Devrimi insanlar yapar, fakat insan devrimci ruhunu günden güne çelikleştirmelidir.

_________________
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcıkuşlar tepende
Benden geçti mi diyorsun
Aç iki kolunu iki yana
Korkuluk ol - Rıfat Ilgaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
devran

avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 425
Yaş : 27
Nerden : istanbuldan
Kayıt tarihi : 24/01/08

MesajKonu: Geri: CEHE YAZILARI   Salı Eyl. 09 2008, 12:58

Kahramanca eylemimizin bedelini ödememiz gerektiğini biliyoruz

Böylelikle ilerleyebiliriz. Bu muazzam kervanın başında -söylemekten ne korkarız, ne de utanırız- Fidel gelir. Ondan sonra partinin en iyi kadroları, onların hemen arkasından da büyük güçlerini duyacağımız kadar yakından bizi tümüyle halk izler; bu sağlam kitle, ortak amaca doğru yürüyen, yapılması gerektiğinin bilincine varmış olan bireylerden, yoksulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşmak için mücadele eden insanlardan oluşur.

Önümüzde fedakârlıklar bulunduğunu ve öncü ulus olarak kahramanca eylemimizin bedelini ödememiz gerektiğini biliyoruz. Biz önderler, Amerika’nın başı olan bir halkın başında olduğumuzu söylemeyi hak etmenin bedelini ödemek zorunda olduğumuzu biliyoruz. Her birimiz, karşılığında görevini yapmış olmanın hazzına ulaşacağımızın, ufukta güçlükle seçilen yeni insanın görüntüsüne doğru birlikte ilerleyeceğimizin bilincinde olarak fedakârlık payımızı yerine getirmek zorunda olduğumuzu biliyoruz.

İşlediğimiz temel hammadde gençliktir, umudumuzu gençliğe bağlıyoruz

Sonuç olarak şunları söyleyebilirim:

Biz sosyalistler daha mükemmel olduğumuz için daha özgürüz, daha özgür olduğumuz için daha mükemmeliz.

Tam özgürlüğümüzün iskeleti şimdiden kurulmuştur. Eksik olan eti ve elbiseleridir. Onları da yaratacağız.

Özgürlüğümüz ve onun günü gününe sürdürülmesi kanla ve fedakârlıklarla ödenmiştir.

Fedakârlığımız bilinçlidir; yarattığımız özgürlüğün bedelidir.

Yol uzundur ve bir kısmı hiç bilinmemektedir. Gücümüzün sınırını biliyoruz. Biz, kendimiz, yirmi birinci yüzyılın insanını yaratacağız.

Günlük eylem içinde, yeni bir teknolojiye sahip yeni insanı yaratırken kendimizi çelikleştireceğiz.

Kişilik, halkın en yüksek erdemlerini ve isteklerini temsil ettiği ve yoldan ayrılmadığı sürece, kitlelerin harekete geçirilmesinde ve yönetilmesinde rol oynar.

Yolu açan öncü grup, iyilerin en iyisi olan partidir.

İşlediğimiz temel hammadde gençliktir. Umudumuzu gençliğe bağlıyor ve onu elimizden bayrağı almaya hazırlıyoruz.

Ya özgür vatan ya ölüm.


... İki, Üç Daha Fazla Vietnam

Son dünya savaşının bitimi üzerinden yirmibir yıl geçti; çeşitli yayınlar her dilde Japon yenilgisiyle simgelenen bu olayı kutlamaktalar. Farklı kamplara bölünmüş dünya üzerinde görüntüsel bir iyimserlik havası hüküm sürmekte.

Dünya savaşı olmaksızın yirmibir yıl -bu, aşırı cepheleşmeler, şiddetli çatışmalar ve ani değişimler süresinde çok önemli gibi görünmektedir. Ancak uğrunda savaşmaya hepimizin hazır olduğu bu barışın pratik sonuçlarını (sefalet, dünyanın büyük bölümlerinin aşağılanması ve gittikçe artan sömürü) tahlile girişmeden, bu barışın gerçek barış olup olmadığı sorusuyla karşılaşıyoruz.

Bu notların amacı Japonya’nın teslim olmasından beri birbirini izleyen çeşitli yerel çatışmaların ayrıntılı bir sergilenmesi değildir; görevimiz bu görüntüsel barış yıllarında yapılan sayısız ve giderek artan iç savaşların bilançosunu çıkartmak da değildir. Bu gereksiz iyimserliğe karşı, Kore ve Vietnam savaşlarını örnek vermekle yetineceğiz.

İlk olayda, ülkenin kuzey bölümü vahşi savaş yıllarından sonra kendini bomba çukurlarıyla kaplı, fabrikasız, okulsuz ve hastahanesiz, on milyon nüfusu barındıracak herhangi bir sığınaktan yoksun, modern savaş olayını tanıyan korkunç bir harabeye dönüşmüş buldu.

Birleşmiş Milletler’in itibarsız bayrağı altında, Birleşmiş Milletler’in askeri yönetimi altında bir düzine ülke, ABD askerlerinin büyük ölçüde katılımıyla bu savaşa girmişler ve Güney Kore halkının topların hedefi olarak kullanılmasında görev almışlardır. Diğer taraftan, Kore ordusu ve halkı ve Çin Halk Cumhuriyeti gönüllüleri, Sovyet askeri aygıtının ikmal ve desteğiyle donatılmıştı. ABD, termonükleer silahlar dışında, sınırlı ölçüde bakteriyolojik ve kimyasal silahlar da dahil, tüm imha silahlarını denemiştir.

Çatışmaların Odak Noktası: Vietnam

Vietnam’da, bu ülkenin yurtsever güçleri üç emperyalist güce karşı kesintisiz bir savaş yürütmüştür: Hiroşima ve Nagazaki’nin bombalanmasıyla ortaya çıkan yıkım altındaki Japonya; Çinhindi sömürgelerini bu yenilgiye uğramış Japonya’dan geri alan ve zor zamanlarında verdiği sözleri tutmayan Fransa; ve mücadelenin bu son aşamasında Birleşik Devletler.

Bütün kıtalarda sınırlı çatışmalar vardı; oysa Amerika kıtasında, Küba Devrimi alarm işaretleriyle bu bölgenin önemi üzerine dikkati çekinceye kadar, uzun süre yalnızca başlangıç halindeki kurtuluş mücadeleleri ve askeri darbeler vardı. Küba Devrimi emperyalistleri öfkelendirdi ve sonunda, önce Domuzlar Körfezi’nde ve sonra Ekim Krizi’nde kıyılarını savunmak zorunda kaldı.

Bu son durumda, Küba sorunu yüzünden ABD ile Sovyetler arasında bir çatışma çıksaydı, sonuçları tahmin edilemeyecek bir savaşa neden olabilirdi.

Ama bugün tüm çatışmaların odak noktası Çinhindinde ve buranın sınır bölgelerinde bulunmaktadır. Laos ve Vietnam ABD’nin tüm gücüyle içine girdiği bir iç savaşla sarsılmaktadır. Öyle ki tüm bölge patlamaya hazır bir bomba gibidir. Vietnam’daki çatışma çok keskin bir özellik kazandı. Ülkenin güneyindeki çarpışmalar tedrici olarak her tarafı kapsayan bir yoğunluk kazandı. Bugün ABD ordusu, tüm savaş gücünü yitiren ve sayıca azalan kukla ordunun yerine yarım milyonu aşan istilacı bir gücünü sürekli artırmaktadır.

Geçen iki yıl boyunca ABD, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ni sistemli bir biçimde bombalamaya başladı ve ülkenin Kuzey kesimindeki her türlü uygarlık izini yoketmeyi amacıyla ABD hava kuvvetleri tarafından büyük bir saldırı başlatıldı. Bu ünlü “tırmanma”nın son perdesiydi.

Yankee dünyasının maddi özlemleri, Vietnam uçaksavar birliklerinin bitip tükenmez savunmalarını, düşürdükleri sayısız uçağı (aşağı yukarı 1700) ve sosyalist ülkelerin savaş yardımlarını saymazsak, büyük ölçüde gerçekleşmiş bulunuyor.

Bu Halk Ne Büyük Bir Halktır!

Acı bir gerçek var: Vietnam -tüm dünyanın unutulmuş halklarının umudunu, özlemini temsil eden bir ulus- trajik biçimde yalnızdır. Bu ulus, Güney’de pratik olarak misilleme yapma olanağına sahip olmaksızın ve Kuzey’de az bir savunma olanağıyla ABD teknolojisinin kudurmuş saldırılarına katlanmak zorundadır - ama her zaman yalnızdır.

Bugün dünyanın tüm ilerici güçlerinin Vietnam halkıyla dayanışması, Roma arenalarındaki gladyatörleri alkışlayan pleblerin acı ironisine benzemektedir. Sorun, saldırının kurbanına başarı dilemek değil, onun kaderini paylaşmaktır; kişi, zaferde ya da ölümde onunla olmalıdır. Vietnam halkının yalnızlığını tahlil ederken, insanlığın bu mantık dışı anında zangır zangır titriyoruz.

ABD emperyalizmi saldırganlıktan suçludur; cinayetleri akıl almazdır ve tüm dünyaya yayılmıştır. Baylar, bunu hepimiz biliyoruz! Vietnam’ı sosyalist dünyanın yenilmez bir parçası durumuna getirmek için belki dünya çapında bir savaş tehlikesinin göze alınabileceği, ama Kuzey Amerika emperyalistlerinin de bir karara zorlanacağı hüküm anında tereddüt edenler de suçludur. Sosyalist kampın iki büyük gücünün temsilcileri tarafından bir süreden beri devam ettirilen bir sövme ve çelmeleme savaşını sürdürenler de suçludur.

Onurlu bir yanıt bulmak için kendi kendimize sormalıyız: Vietnam tecrit edilmiş midir, edilmemiş midir? Bu kavgalı iki güç arasındaki tehlikeli denge durumu korunmalı mıdır? Ve bu halk ne büyük bir halktır! Bu ne cesarettir, bu ne metanettir! Bu mücadele dünya için ne dersler içermektedir!

Başkan Johnson’un patlamaya hazır bir güç olarak hergün büyüyen keskin sınıf çelişkilerini törpülemek için gerekli bazı reformları ciddi olarak düşünüp düşünmediğini daha uzun bir süre bilemeyeceğiz. Gerçek şudur ki, şatafatlı “Büyük Toplum” adı altında ilan edilen gelişmeler Vietnam kanalizasyonunda boğulmuştur.

Ne Pahasına Olursa Olsun Kurtuluşumuzu Kendi Kendimize Sağlayacağız

En büyük emperyalist güç, yoksul ve azgelişmiş bir ülkenin kendi bağırsaklarında yarattığı kanamayı hissediyor; onun efsanevi ekonomisi savaşın yükünü hissediyor. Artık, kendi tekelleri için, cinayetler kolay bir iş olanağı olmaktan çıkıyor. Hiçbir zaman yeterli sayıda bile olmayan savunma silahları, Vietnam’ın bu olağanüstü askerlerinin, ülke ve toplum sevgisi ve eşsiz cesaretleri dışında sahip oldukları herşeydir. Ama emperyalizm Vietnam’da inatla çırpınmakta, bir çare bulamamakta ve endişeyle onu bu tehlikeli durumdan kurtaracak birini aramaktadır. Bundan başka Kuzey’in ortaya koyduğu “Dört Nokta” ve Güney’in “Beş Nokta”sı emperyalizmi çatışmayı daha fazla sürdürmek zorunda bırakarak köşeye sıkıştırmaktadır.

Herşey, yalnızca dünya çapında savaş çıkmadığı için barış adı verilen bu kararsız barış durumunun, ABD’nin kabul edilmesi olanaksız ve değiştirilemez adımlarıyla yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Ve biz, dünyanın sömürülen halkları, ne rol oynayacağız? Üç kıtanın halkları Vietnam’a dikkatlerini yöneltiyorlar ve onun verdiği dersleri öğreniyorlar. İnsanlığın, emperyalistlerin savaş tehdidiyle yaptıkları şantaja yanıtı savaştan korkmamaktır. Halkın genel taktiği, çatışmanın olduğu her yerde bu çatışmanın içinde yer almak, sürekli ve kararlılıkla düşmana saldırmak olmalıdır.

Bu zayıf barışın ırzına geçildiği yerlerde bizim görevimiz nedir? Ne pahasına olursa olsun kurtuluşumuzu kendi kendimize sağlamaktır.

Bu dünya panaroması çok karmaşıktır. Kurtuluş mücadelesi, kapitalizmin çelişkilerinin yeterince geliştiği ama emperyalizmi izlemeyen ya da emperyalist yola başlayamayacak kadar görece zayıf olan eski Avrupa’nın bazı ülkelerinde henüz başlamamıştır. Onların çelişkileri yakın bir gelecekte patlama noktasına ulaşacaktır ama onların sorunları ve bunun sonucu olarak onların çözümleri, bağımlı ve ekonomik olarak azgelişmiş ülkelerin sorunlarından ve çözümlerinden farklıdır.

Emperyalist sömürünün temel alanı azgelişmiş üç kıtadır: Amerika, Asya ve Afrika. Her ülke kendi ayırıcı özelliklerine sahiptir ama bir bütün olarak her kıta belirli bir bütünlük gösterir.

Bizim Amerikamız

Bizim Amerika, az ya da çok homojen bir ülkeler topluluğu oluşturur ve ABD tekelci sermayesi hemen hemen bütün bölgede mutlak bir egemenliğe sahiptir. Kukla hükümetler ya da en iyi durumda zayıf ve korkak yerel yönetimler, yankee beylerinin emirlerine karşı çıkmamaktadırlar. ABD, politik ve ekonomik olarak egemenliğinin zirvesine ulaşmıştır; daha fazla ilerleyebilmesi zordur; mevcut durumdaki herhangi bir değişiklik onun egemenliğini geriletebilir. Onun politikası mevcut konumunu korumaktır. Bugün eylem çizgisi, hangi tipte olursa olsun, kurtuluş hareketlerini engellemek için vahşi bir güç kullanmakla sınırlandırılmıştır.

“İkinci bir Küba’ya izin vermeyeceğiz” sloganı ardında, Dominik Cumhuriyeti’ne karşı ya da daha önceleri Panama katliamında olduğu gibi veya mevcut düzendeki bir değişikliğin çıkarlarını tehlikeye düşürebileceği Amerika’nın her noktasında yankee birliklerinin müdahaleye hazır oldukları yolundaki o tek anlamlı uyarıda da, kendileri için özel bir tehlike sözkonusu olmaksızın saldırı tehdidi gizlenmektedir.

Bu politika hiç bir ceza görmeksizin sürdürülmektedir: OAS, popülerliğini yitirmiş de olsa uygun bir maskedir; Birleşmiş Milletler’in yetersizliği, gülünç olduğu kadar trajiktir de; bütün Amerika ülkelerinin orduları, kendi halklarını ezmek için hazır beklemektedir. Suç ve ihanet enternasyonali fiilen örgütlenmiştir. Diğer taraftan yerli burjuvaziler, emperyalizme karşı çıkma yeteneğini -eğer buna sahiptiyseler- yitirmişler ve emperyalizmin oynayacağı son kart olmuşlardır. Başka bir alternatif yoktur: Ya sosyalist devrim ya da devrim karikatürü.

Asya, değişik özelliklere sahip bir kıtadır. Bir dizi Avrupalı kolonici ülkeye karşı kurtuluş mücadelesi az ya da çok ilerici hükümetlerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Daha sonraki gelişmeler, bazı durumlarda ulusal kurtuluşun asıl hedeflerini netleştirirken, bazı durumlarda emperyalizm yanlısı bir konuma dönülmesini getirmiştir.

Ortadoğu Patlamaya Hazır Volkan

Ekonomik bakış açısından, ABD, Asya’da çok az kaybetmiş, ama daha çok kazanmıştır. Buradaki değişiklikler onun çıkarlarına yaramıştır; diğer yeni-sömürgeci güçlerin devrilmesi için yürütülen mücadele ve ekonomik alanda yeni küresel nüfuz eylemleri, bazı durumlarda doğrudan ya da Japonya aracılığıyla, dolaylı olarak yürütülmektedir.

Emperyalistler, Çin’i, Güney Kore, Japonya, Tayvan, Güney Vietnam ve Tayland’la kuşatma altına almıştır.

Bu ikili durum yani Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri olarak kuşatılması şeklinde bir stratejik ilişki ile bu büyük pazarlara —henüz egemen olamadıkları— nüfuz etme, bugün Asya’yı dünyanın patlamaya hazır en önemli noktası haline getirmiştir. Buna rağmen, Vietnam savaş alanı dışında görüntüsel bir istikrar vardır.

Ortadoğu, her ne kadar coğrafi olarak bu kıtaya dahilse de, kendine özgü koşulları vardır ve mayalanma aşamasındadır. Emperyalizmin desteklediği İsrail ile bölgenin ilerici ülkeleri arasındaki soğuk savaşın nereye kadar gideceğini önceden söylemek olanaksızdır. Bugün burası, dünyada patlamaya hazır volkanlardan birisidir.

Afrika için belirleyici olan, yeni-sömürgeci istila için hemen hemen bakir bir toprak olmasıdır. Aslında yeni-sömürgeci güçleri, kesin karakterdeki eski ayrıcalıklarından belirli bir kapsam içinde vazgeçirmeye zorlayan değişiklikler oldu. Ama bu gelişmeler bozulmadan sonuna kadar götürülürse, sömürgeciliği kolayca, ekonomik durumda benzer etkileri yapan yeni-sömürgecilik izler.

Birleşik Devletler bu bölgede sömürgeye sahip değildir, ama bugün, müttefiklerinin eskiden kıskançca korudukları av alanlarına girmek için mücadele ediyor.

Afrika’nın, Kuzey Amerika emperyalizminin stratejik planlarında, uzun vadeli bir rezerv oluşturduğunu söyleyebiliriz; şimdiki yatırımları yalnız Güney Afrika Birliği’nde önemlidir ve Kongo, Nijerya ve diğer ülkeler, başlangıçtan beri buraları elinde tutan diğer emperyalist güçlerle şiddetli bir rekabete (günümüzde barışçıl ölçülerde) girdiği ülkelerdir.

Tekellerinin tatlı kârlar ya da büyük hammadde kaynakları kokusu aldığı yerkürenin her noktasında yatırım yapma hakkı isteğinin dışında, Kuzey Amerika emperyalizminin daha hâlâ savunacağı büyük çıkarları yok.

Tarihin bütün bu olayları, halkların uzun ya da kısa vadedeki kurtuluş olasılıkları konusundaki soruyu haklı çıkarmaktadır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
devran

avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 425
Yaş : 27
Nerden : istanbuldan
Kayıt tarihi : 24/01/08

MesajKonu: Geri: CEHE YAZILARI   Salı Eyl. 09 2008, 13:00

Lumumba’nın Anısıyla...

Afrika’yı tahlil ederken, mücadelenin biraz şiddetle Portekiz sömürgeleri Gine, Mozambik ve Angola’da sürdürüldüğünü görüyoruz. Birincisinde büyük başarı, diğer ikisinde alçalıp yükselen başarıyla. Kongo’da halen Lumumba’nın halefleri ile Çombe’nin eski suç ortakları arasında bir mücadele olduğunu da görüyoruz; öyle bir mücadele ki, savaş gizlice sürüp gitmesine rağmen, şu anda ülkenin büyük bir bölümünü kendi çıkarları çerçevesinde “barışa” kavuşturmuş olan ikinciler lehine bitecek gibi gözükmektedir.

Rodezya’da ayrı bir sorun var: İngiliz emperyalizmi, bugün iktidarı yasadışı olarak elinde tutan beyaz azınlığın iktidarını korumak için her türlü aracı kullanmaktadır. Buradaki çatışma, İngilizlerin bakış açısından kesinlikle resmi değildir; Batı’nın bu gücü, İan Smith yönetiminin benimsediği ölçütlerin karşısında büyük bir nefret duyduğunu alışılagelmiş diplomatik söylemlerle dünya çapında yaymaktadır. Commenwealth ülkelerinin bazıları bu sahtekârlığı desteklemektedir, ama İngiliz emperyalizminin ekonomik uşakları olsun ya da olmasın Siyah Afrika’nın pekçok ülkesi tarafından karşı çıkılmaktadır.

Yurtseverlerin giriştiği çabalar silahlı bir ayaklanma biçimini alır ve bu hareket komşu Afrika devletleri tarafından da etkince desteklenirse Rodezya’daki durum büyük ölçüde patlayıcı olabilir. Ama şimdilik tüm sorunlar B.M., Commonwealth ya da OEA gibi tarafsız örgütlerde görüşülüyor.

Afrika’nın politik ve toplumsal gelişmesi kıtasal ölçekte bir devrim umudu yaratmamaktadır. Portekizlilere karşı kurtuluş mücadelesi sonuçta zafere ulaşacaktır, ancak Portekiz, emperyalist ölçüde hiçbirşey ifade etmemektedir. Devrimci önemi olan cepheleşmeler, tüm emperyalist aygıtı sürekli zor durumda tutan cepheleşmelerdir; bu yüzden üç Portekiz sömürgesinin kurtuluşu ve devrimlerinin derinleşmesi için savaşmayı doğal olarak bırakmıyoruz.

Güney Afrika’nın ya da Rodezya’nın siyah kitleleri kendi devrimci mücadelesine başladığı zaman Afrika’da yeni bir çağ başlayacaktır. Ya da bir ulusun yoksul kitleleri kendilerine yaraşır bir yaşam hakkı için egemen oligarşilere karşı ayaklandıkları zaman.

Şimdiye kadar bir subay grubunun diğeri yerine geçtiği ya da artık kendi tabakalarının çıkarlarına veya hükümet işlerini gizlice yöneten güçlerin çıkarlarına hizmet etmeyen yöneticileri devirdiği askeri cuntalar birbirini izlemektedir — ancak halkın yüklendiği ayaklanma hareketleri yoktur.

Kongo’da bu karakteristikler Lumumba’nın anısıyla yeniden ortaya çıkmıştır, ancak bunlar son birkaç ayda güçlerini yitirmeye başlamışlardır.

Asya’da durum gördüğümüz gibi patlayıcıdır. Sürtüşme noktaları, yalnız mücadele verilen Vietnam ve Laos değildir, Kuzey Amerikan saldırısının doğrudan başlayacağı Kamboçya da bu noktalardın biridir; aynı şekilde Tayland, Malezya ve tabii Endonezya (gericilerin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte bu ülkenin Komünist Partisinin parçalanmasına rağmen, orada artık son sözün söylendiğini sanmayalım) ve tabii ki Ortadoğu.

Kurtuluş: Vietnam’ın Yolu

Latin Amerika’da silahlı mücadele Guatemala, Kolombiya, Venezüella ve Bolivya’da sürdürülmektedir; Brezilya’da bu yolda ilk adımlar şimdiden atılmıştır. Ortaya çıkan ve sonra tekrar sönen başka direniş odakları da var. Fakat bu kıtanın tüm ülkeleri sosyalist yapıda bir hükümet kurulmasından daha az hiçbir şeyle yetinemeyen zafere ulaşmak için bir mücadeleyi kaldıracak olgunluktadır.

Bu kıtada pratikte tek bir dil konuşulur (Brezilya’nın özel durumu dışında, İspanyolca konuşanlar, her iki dilin benzerliği dolayısıyla Brezilya halkıyla da anlaşabilmektedirler). Bu ülkelerin sınıflarının benzerliği o kadar büyüktür ki, bunlar öteki kıtalarda olduğundan çok daha bütünsel bir “uluslararası-Amerikan” ortaklığa ulaşmaktadırlar. Dil, gelenekler, din ve ortak efendi onları birleştirmektedir. Sömürünün derecesi ve biçimleri, Amerika’mız ülkelerinin büyük bir bölümünde, sömürenlerle sömürülenler için meydana gelen sonuçlarında benzeşmektedir. Ve isyan onun kucağında gittikçe hızlanarak olgunlaşmaktadır.

Kendimize sorabiliriz: Bu isyan hangi meyveleri olgunlaştıracaktır? Hangi tipte olacaktır? Bizim Amerika’daki mücadelenin benzer özellikleri yüzünden, uygun şartların olgunlaştıklarında kıtasal boyutlara varacağını uzun süreden beri savunmaktayız. Bizim Amerika, insanlığın kurtuluşu için verilen birçok büyük savaşının sahnesi olacaktır.

Kıtasal ölçekteki bu mücadelenin çerçevesi içinde bugün verilen savaş küçük bir olaydır - ama insanlığın topyekün özgürlüğü için verilen savaşın bu son aşamasında gerekli kan borcunu ödemiş kişiler olarak Bizim Amerika’nın tarihine geçecek kahramanlar yaratmıştır. Bunlar arasında, Guatemala’da, Kolombiya’da, Venezüella’da ve Peru’da devrimci hareketler içerisinde yükselmiş kişilerin, Kumandan Turcios Lima’nın, Papaz Camilo Torres, Kumandan Fabricio Ojeda, Kumandan Lobaton ve Luis de la Puente Uceda’nın isimleri olacaktır.

Bunlarla birlikte halkın etkin hareketi yeni liderler yaratmaktadır: Guatemala’da sancağı César Montes ve Yon Sosa taşımakta, Kolombiya’da bunu Fabio Vázguez ve Marulanda yapıyor, Venezüella’nın batısında Douglas Bravo ve El Bachiller’de Américo Martin sorumlulukları altındaki cepheleri yönetiyorlar.

Önceleri Bolivya’da olduğu gibi, Bizim Amerika’nın bu ve diğer ülkelerinde yeni ayaklanmalar ortaya çıkmaktadır ve onlar çağdaş devrimcilerin bu tehlikeli işlerinin ayrılmaz bir parçası olan tüm zorluklara rağmen gelişecektir. Bazıları kendi hatalarının kurbanı olacaklar; diğerleri bu acımasız savaşta düşecekler; yeni savaşçılar ve yeni liderler devrimci mücadelenin sıcaklığında yetişeceklerdir. Halk, savaşın seçici çerçevesi içinde kendi savaşçılarını ve liderlerini yaratacaktır ve baskı rejiminin yankee ajanları da artacaktır. Bugün silahlı mücadelenin yürütüldüğü ülkelere yapılan askeri yardımlar büyütülmektedir; Yankee’lerin danışmanlık yaptığı ve eğittiği Peru ordusu, bu ülkenin devrimcilerine karşı başarılı olmuş görünmektedir. Ama savaş odakları yeterli politik ve askeri beceriyle geliştirildiklerinde, pratikte yenilmez olacaklar ve yankee’ler yeni birlikler göndermek zorunda kalacaklardır. Peru’da pratikte pek fazla tanınmayan yeni kişiler gerillayı yeniden örgütlemektedirler. Küçük silahlı grupların etkisizleştirilmesinde yeterli olan eski silahlar küçük küçük modern donanımla yer değiştirecek ve ABD askeri yardımı, bir an gelecek, gerillaların saldırıları karşısında çözülecek olan ulusal kukla orduya sahip hükümetleri istikrara kavuşturmak için artan oranda düzenli birlikler göndermeye dönüşecektir. Bu, Vietnam’ın yoludur; bu, halkların izlemek zorunda oldukları yoldur; bu, Bizim Amerika’nın, yankee emperyalizminin baskı güçlerini bozmak için gerillaların Eşgüdüm Konseyleri oluşturmalarının avantajıyla izleyeceği yoldur ve devrimci zafer görünür olacaktır.

Amerika, son kurtuluş mücadelesinde unutulmuş bir kıta, kendi halklarının öncüsü Küba Devrimi’nin sesiyle Tricontinental’de konuşmaya başlayan son kurtuluş mücadelesinin bu unutulmuş kıtasının büyük bir görevi vardır: İki, üç, Vietnam yaratmak ya da dünyanın ikinci, üçüncü Vietnam’ı olmak.

_________________
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcıkuşlar tepende
Benden geçti mi diyorsun
Aç iki kolunu iki yana
Korkuluk ol - Rıfat Ilgaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
devran

avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 425
Yaş : 27
Nerden : istanbuldan
Kayıt tarihi : 24/01/08

MesajKonu: Geri: CEHE YAZILARI   Salı Eyl. 09 2008, 13:03

Jose Marti Üzerine

Sevgili yoldaşlar, bugünün çocukları ve delikanlıları yarının erkek ve kadınları, yarının kahramanları, gerekli olduğunda silahlı mücadelenin sertliğinde gerekli olmadığında egemen ulusumuzun barış içinde inşasındaki kahramanlar:
Bugün çok özel bir gündür. Bizler, herhangi bir biçimde Devrim’e doğrudan bir çabayla katmış olduklarımız ve sizler arasında samimi bir konuşma gerektiren bir gündür.
Bugün Jose Marti’nin yeni bir doğum yıldönümüdür. Konuya girmeden önce sizleri bir konuda uyarmak istiyorum: Birkaç dakika önce “Yaşasın Che Guevera!” diye bağırıldığım işittim. Ama sizlerden hiçbirinin aklına bugün “Yaşasın Marti!” diye bağırmak gelmedi... Bu, iyi değil.
Bu, pek çok nedenden dolayı iyi değildir. Çünkü Che Guevera ve bugün mücadele etmiş olan ve onun yönettiği gibi yönetmiş olan insanlar doğmadan önce, Küba halkının harekete geçirdiği tüm kurtarıcıları doğmadan önce Marti doğmuş, güçlüklere katlanmış ve bugün gerçekleştirmekte olduğumuz ideal uğruna ölmüştü.
Jose Marti Bir Amerikalıdır
Üstelik Marti, Devrimimizin doğrudan rehberi, yaşadığımız tarihsel fenomenlerin doğru yorumunun yapılması için her zaman başvurulması gereken adam ve sözlerinin ve örneğinin bu ülkede çok önemli bir şey söylemek veya da yapılmak istendiği her sefer hatırlanmasının gerekli olduğu bir adamdı... Çünkü Jose Marti Kübalı olmanın ötesindedir, o bir Amerikalıdır; kıtamızın yirmi ülkesinin hepsine aittir ve onun sesi yalnızca Küba’da değil ama tüm Amerika’da dinlenir ve saygı gösterilir.
Jose Marti’nin sözlerini onun yurdunda, onun doğduğu yerde yaşatma onurunu taşımış olmak bizlere düşmektedir. Ancak Marti’ye saygı göstermenin çok yolu vardır. Ona her yıl dinsel bir biçimde doğum tarihine işaret eden kutlamalarda ya da 19 Mayıs 1895 uğursuz tarihinin hatırlatılması ile saygı gösterilebilir.
Marti’ye deyişlerini, güzel, mükemmel, üstelik her şeyden önce doğru deyişlerini aktararak saygı gösterilebilir. Ama Marti’ye O’nun ciğerindeki tüm solukla “en iyi söyleme biçimi yapmaktır” dediğinde yapılmasını istediği biçimde de saygı gösterilebilir ve gösterilmesi gerekir.
Bunun için onun yapmak istediği ama siyasal koşullarla sömürge kurşunlarının engellediğini yaparak ona saygı göstermeye çalışıyoruz.
Herkes Marti Olamaz Ama Herkes Marti’yi Örnek Alabilir
Ne herkes ne de çok kişi -belki de hiç kimse- Marti olamaz ama herkes Marti’yi örnek alabilir ve çabalarımız ölçüsünde onun yolunu izlemeye çalışabiliriz. Onu anlamaya ve onu bugünkü eylem ve yönelimimizde yeniden canlandırmaya çalışabiliriz. Çünkü o Bağımsızlık Savaşı, o uzun kurtuluş savaşı karşılığını bugün buldu ve tarihin yazmadığı ama bununla birlikte Apostol’un emir ve kurallarını tam olarak yerine getirmiş olan gizli kalmış, alçakgönüllü pek çok kahraman oldu. Bugün size belki de çoğumuzun zaten bildiği bir çocuğu tanıştırmak ve Sierra’nın o zor günlerinin bir anlatısını yapmak istiyorum.
Onu tanıyor musunuz, yoksa tanımıyor musunuz? O, İsyan Ordusu’nun bir komutanı ve İsyancı Gençler Derneği’nin başkanı Komutan Joel Iglesias’dır. Şimdi sizlere o mevkide niçin bulunduğunu ve niçin böylesi bir günde gururla takdim ettiğimi açıklayacağım.
Komutan Joel Iglesias 17 yaşındaydı. Sierra’ya geldiğinde ise 15 yaşındaydı. Bana tanıştırdıklarında çok küçük olduğundan yaşını itiraf etmek istemedi. O sırada makineli şarjörü -o dönemde kullanmakta olduğum makinalıydı- ile dolu bir çuval vardı ve kimse onu taşımak istemiyordu. Sınamak için görev olarak o çuvalı Sierra Maestra’nın yüksek sırtlarında taşımak üzere verdim. Bugün burda olmam onun çuvalı iyi taşıdığını göstermektedir.
Ancak bundan başka pek çok şey daha var. Sizlerin onun yürüdüğü daracık yerde bir ayağının topalladığını görmeye vaktiniz olmamıştır. Sizler onu göremediniz, sizleri selamlamadığı için iyi duyulmayan kısık sesini duyamadınız. Sizler onun vücudundaki 10 düşman kurşunun yara izlerini ve o ses kısıklığının, o şanlı topallamanın düşman kurşunlarının hatıraları olduğunu -çünkü her zaman çarpışmada en önde ve en büyük sorumluluğun olduğu mevkilerde bulunurdu- göremediniz.
Trajik bir hata nedeniyle az bir süre önce ölen bir asker, ki sonradan komutan olduğunu hatırlıyorum.
O komutanın adı Cristino Naranjo idi. Aşağı yukarı kırk yaşlarındaydı ve ona komuta eden teğmeni on beş yaşındaki teğmen Joel Iglesias idi. Cristino, Joel’e “sen” diye hitap ederdi; ona komuta eden Joel ise “siz” diye hitap ederdi. Bununla birlikte Christino Naranjo hiçbir zaman bir emre itaat etmezlik etmedi, çünkü Marti’nin yönelimlerini devam ettiren İsyan Ordumuzda bir savaşçının ne yaşı, ne geçmişi, ne siyasal çizgisi, ne dini ne de önceki ideolojisi bizim için önemli değildi. Bizim için önemli olan o andaki gerçekler ve onun devrim davasına bağlılığıydı.
Önemli Olan Eldeki Silahların Sayısı Değil, Alındaki Yıldızların Sayısıdır
Bizler aynı zamanda Marti’den eldeki silahların sayısının önemli olmadığını ama önemli olanın alnındaki yıldızların sayısı olduğunu biliyorduk. Joel Iglesias bugün Ordunun komutanı olarak taşıdığından başka o dönemde alnında pek çok yıldızı olanlardan biriydi. Bunun için böylesi bir günde onu İsyan Ordusu’nun gençlikle ilgilendiğini ve bugün hayatta olan o gençliğe adamlarının en iyisini, savaşçı örneklerinin ve çalışma örneklerinin en iyisini verdiğini bilmeniz için takdim etmek istedim. Çünkü bu şekilde Marti’ye saygı gösterileceğine inanıyoruz.
Sizlere bugün bunun gibi pek çok şey söylemek isterdim. Beni anlamanız, elde silahlarla verdiğimiz, bugün emperyalist güçlere karşı sürdürdüğümüz ve belki de yarın hâlâ daha ekonomik alanda ya da silahlı alanda sürdürmek zorunda olacağımız bu mücadelenin nedenini yüreklerinizin en derin yerinde hissetmeniz için onları anlatmak isterdim.
Marti’nin deyişlerinin içinde bir tanesi vardır ki inanıyorum Apostol’un ruhunu hepsinden iyi o tarif eder. Deyiş şöyledir: “Her gerçek insan herhangi bir insanın yanağına vurulan tokatı kendi yanağında hissetmek zorundadır.”
İsyan Ordusu ve Küba Devrimi öyleydi ve öyledir. Üyelerinin her birisiyle ve bir bütün olarak tümüyle yeryüzünün herhangi bir yerinde bir insanın yanağına vurulan şiddetli bir tokatın ifade ettiği hakareti duyan bir Ordu ve bir Devrim.
Bu, halk için ve halkın çabasıyla yapılan, aşağıdan doğmuş, işçi ve köylülerden güç almış, adanın tüm kır ve şehirlerinde işçi ve köylülerin özverisini istemiş bir devrimdi. Ama zafer anında tüm bunları hatırlamayı bilmiştir.
“Ülkenin Fakirleriyle Şansımı Denemek İstiyorum”
“Ülkenin fakirleriyle şansımı denemek istiyorum” diyordu Marti... Ve aynı şekilde onun sözlerini yorumlayarak biz de bunu yaptık.
Bu noktaya halkla birlikte geldik ve halkın istediği yere dek devam etmeye ve tüm adaletsizlikleri ortadan kaldırmaya ve yeni bir toplumsal düzen kurmaya hazırız.
Tıpkı Marti’nin korkmadığı gibi bizlerin de ne sözlerden ne suçlamalardan korkumuz var. Zannedersem 1872 yılının Mayıs ayının birinci gününde Kuzey Amerika işçi sınıfının birçok kahramanının işçi sınıfını ve halkın haklarını savunmak için yaşamlarını verdiğinde Marti heyecanla ve cesaretle o tarihe işaret ediyordu ve işçi sınıfının savunucularını darağacına göndererek insan haklarını çiğnemiş olanların yüzünü damgalıyordu. Ve Marti’nin o dönem işaret ettiği o 1 Mayıs, o tarihi hatırlamaktan korkan Birleşik Devletler haricinde tüm dünya işçi sınıfının her yıl dünyanın tüm başkentlerinde ve kentlerinde andığı o aynı tarihtir. Marti her zaman adaletsizliklere ilk işaret eden olduğu gibi buna da ilk işaret eden oldu. Tıpkı ilk yurtseverlerle birlikte başkaldırdığı, tıpkı onbeş yıl hapis yattığı, tıpkı özveriye inandığı ve özverisinin gerçek gelecek için ve sizlerin bugün yaşamakta olduğu bu devrimci gerçeklik için gerekli olduğunu bildiği için tüm yaşamının özveriye adanmış bir yaşamdan başka bir şey olmadığı gibi.
Marti bizlere bir devrimcinin ve bir yöneticinin ne özel yaşamının ne zevklerinin olabileceğini, her şeyini halkına, onu seçen, ona bir sorumluluk ve savaş mevkisi veren halkına tahsis etmesi gerektiğini de öğretti.
Ve aynı zamanda gündüz ve gece olanaklı tüm saatleri halkımız için çalışmaya adadığımızda Marti’yi düşünüyor ve Apostol’un anısını yaşattığımızı hissediyoruz.
Eğer sizlerle bizler arasındaki bu konuşmadan geriye bir şey kalacaksa, eğer sözler gibi yok olup gitmeyecekse bugün de sizlerin tamamının Marti’yi düşünmesi hoşuma giderdi. Bir tanrı ya da ölü bir şey gibi değil ama. Küba yaşamının her yönünde mevcut olan, bizim büyük ve asla çok gözyaşı dökülmeyen yoldaşımız Camilo Cienfuegos’un sesi, hali, tavırları gibi Küba yaşamının her yönünde mevcut olan yaşayan bir varlık gibi düşünülmesi hoşuma gider. Çünkü kahramanlar, yoldaşlar, halk kahramanları halktan ayrılmaz, heykellere, uğruna yaşamlarını verdikleri o halkın yaşamının dışında bir şeye dönüştürülemez. Halk kahramanının yaşayan bir şey olması ve bir halkın tarihinin her anında bulunması gerekir.
Camilo’muzu hatırladığımız gibi Marti’yi de, bugün bugünün diliyle konuşan ve düşünen Marti’yi de hatırlamak zorundasınız, çünkü büyük düşünürler ve devrimciler ustadırlar: Dilleri eskimez. Marti’nin sözleri bugün müzelik değildirler, onlar mücadelemizle bütünleşmişlerdir; amblemimiz ve savaş bayrağımızdırlar.
Benim son tavsiyem Marti’ye kolayca, bir tanrıya değil ama diğer insanlardan daha büyük bir insana, diğer insanlardan daha bilgili ve özverili bir insana yaklaştığımızı ve onu düşündüğünüz her sefer bir parça daha onu canlandırdığınız ve onun sizlerin davranmasını istediği gibi davrandığınız her sefer onu çok miktarda canlandırdığınızı düşünerek yaklaşmamızdır.
Marti’nin tüm sevgileri arasında en büyük sevgisinin çocuklara ve gençlere olduğunu, onlara en duygusal ve en hassas sayfalarını ve savaşçı yaşamının pek çok yılını adadığını hatırlayın. Bitirirken, beni başladığımız gibi ama bu sefer tersine “Yaşasın Marti” -ki zaten yaşamaktadır- ile uğurlamanızı istiyorum sizlerden.

(28 Ocak 1960 Jose Marti’ye saygı eyleminde konuşma)

_________________
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcıkuşlar tepende
Benden geçti mi diyorsun
Aç iki kolunu iki yana
Korkuluk ol - Rıfat Ilgaz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content




MesajKonu: Geri: CEHE YAZILARI   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
CEHE YAZILARI
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ATA-GENÇ :: DEVRİMCİ BİLGİLER :: Che Guevara-
Buraya geçin: