ATA-GENÇ


 
AnasayfaPortalTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlÜye ListesiKullanıcı GruplarıGiriş yap

Paylaş | 
 

 THKP-C DAVASI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
devran

avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 425
Yaş : 27
Nerden : istanbuldan
Kayıt tarihi : 24/01/08

MesajKonu: THKP-C DAVASI   Ptsi Mart 03 2008, 01:56

İsrail Başkonsolosu Elromm'un kaçırılması ve cezalandırılması sonrasında gelişen operasyonlarda çok sayıda THKP-C kadro ve savaşçısı tutsak düşmüş, Mahir'de Maltepe'de yaralı olarak düşmanın eline geçmişti. Aynı süreçte THKO'ya yönelik de yoğun operasyonlar yapılmaktaydı.
16 Ağustos 1971 Pazartesi günü 1. THKP-C davasının ilk duruşması yapıldı. Davada tutuklu 25 THKP-C'li vardı. 24'ü Maltepe Hapishanesi'nden getirilmişlerdi. Daha sonra Mahir Çayan getirildi. Mahir'in salona girişi THKP-C'liler tarafından coşkuyla karşılandı, sarılıp öpüştüler. Dinleyici sıraları da doluydu. İsrail'in yeni İstanbul Başkonsolosu da en ön sırada yerini almıştı.
Mahkemede tavır, THKP-C'lilerin Türkiye soluna kazandırdıkları geleneklerden biridir. O güne kadar daha çok kişisel olarak kurtulmayı amaçlayan sıradan savunmalara tanık olan mahkeme salonları, Mahir'lerle siyasi tavır alışlara tanık olacak; dahası bu davada mahkemelerin faşist düzeni de reddedilecekti.
THKP-C tutsakları ilk duruşmada işkencenin tesbiti için adli tıbba sevklerini istediler ve kimliklerini açıklamayı reddettiler. Bu arada, avukatlar Mahir Çayan'ın bulunduğu yerde ayakları demire vurulu olarak tutulduğunu, buna son verilmesini talep ettiler. Askeri Mahkeme bu talepleri reddetti.
Bir hafta sonra 23 Ağustos 1971 Pazartesi günü ikinci duruşma yapıldı.
Duruşmalar tutsaklarla mahkeme heyeti arasında bir savaş şeklinde cereyan ediyordu. Bu savaş bazen askerlerin saldırısıyla fiili hale de dönüşebiliyordu.
Duruşmaların ilerleyen günlerinde, 26 Kasım'da yaşanan bir olay son derece çarpıcıydı: Mahir'in duruşma yargıcını suçladığı bir konuşmadan sonra mahkeme Mahir'in salondan çıkarılmasına karar verir. Mahir'in çıkarılmasının ardından tüm tutsaklar teker teker söz alarak mahkemeyi reddederler. Çarpıcı olan, önceki duruşmalarda tahliye durumları vb. nedeniyle siyasi tavır almayan, mahkemenin baskılarına karşı tavırlara katılmayan tutsaklar da dahil olmak üzere, tutsakların kesin bir birliğinin sağlanmış olmasıydı. Bu ortak tavır karşısında, Mahir hakkında verilen karar geri alınır ve Mahir yeniden salona getirilir. Bu duruşma aynı zamanda Mahir'in katıldığı son duruşmadır.


MALTEPE FİRARI

"BÜYÜK FİRAR"... 1 Aralık 1971 tarihli gazeteler böyle yazıyordu. Başlığın hemen altında ise "Çayan, Alptekin, Bardakçı, Ayna ve Yılmaz kaçtılar" satırları okunuyordu.
Maltepe firarı, devrimci mücadelede yeni bir adımdı, özgür tutsaklığın ilk önemli halkalarından biriydi. Gerek THKP-C'liler, gerekse de THKO'lular tutsak düştükleri andan itibaren firarı düşünmeye başladılar. Silahlı devrim cephesinin, revizyonist, reformist gelenekten kopuşunun hapishaneler cephesindeki yansımalarından birini de firarın bir görev ve meşru bir hak olarak görülmesi oluşturuyordu.
Maltepe firarının bir diğer önemli özelliği, THKO ve THKP-C'lilerin eylem birliğiyle gerçekleştirilmiş olmasıydı. Bu birlikteliğin herhangi bir protokolu falan yoktu, ama örneğin THKO'lular daha baştan, firar denemesi için Mahir'in de Maltepe hapishanesine getirilmesi gerektiğini söyleyebilecek bir birlik anlayışına sahiptiler.
Firar tünel aracılığıyla gerçekleştirilecekti. Tutsaklar tüneli ortaklaşa kazdılar. Ve nihayet 29 Kasım akşamı son hazırlıklar tamamlandı. Tünele ilk önce Cihan alptekin girerek çıkış deliğini patlattı. Ardından Mahir Çayan, Ömer Ayna, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz çıktılar.
Oligarşinin duvarları onları içeride tutmaya yetmemişti.


SAĞ SAPMA VE İHANET

Savaş kaldığı yerden sürdürülecekti. Ancak Mahir'lerin dışarı çıktığı bu süreçte savaşın sürdürülmesinin önündeki en büyük engel, THKP içinde ortaya çıkan sağ sapmaydı.
Cevahir katledilmiş, Mahir tutsak düşmüş, İzmir örgütlenmesi de önemli bir darbe yemişti. 1971 Mayısında önder kadroların bir kısmının tutsak edilmesi ve yoğunlaşan baskı ve takip koşullarında dışarda kalan kadroların bir kısmı savaşı sürdürmek yerine, dönemi atlatma hesaplarına girmişlerdir.
Bu dönemde Genel Komite tarafından Ankara'dan İstanbul'a gönderilen Münir Aktolga ve Yusuf Küpeli, tasfiyeci bir faaliyete giriştiler. Mahir'lerin hapishaneden kaçırılması için hiç bir şey yapmayan sağ sapma, bunun yerine Mahir'in ve THKP-C ideolojisinin etkisizleştirilmesi peşindeydi.
Sağ sapma işçilerin esas alınması, silahlı işçi timlerinin oluşturulmasından sözetmeye ve Kıvılcımlı'nın görüşlerini savunmaya başlamışlardı. Daha hapishanedeyken sağ sapmanın ihanetinden haberdar olan Mahir, Merkez Komite'nin tasfiyeciliğe soyunan üyelerine mektup yazarak durum hakkında bilgi istemiş, ancak cevap alamamıştı.


SAĞ SAPMANIN TASFİYESİ

Ama Mahir şimdi dışarıdaydı. Cevap vermekten kaçamazlardı.
Tasfiyeciler Mahir'le tartışmaktan bir süre daha kaçmaya çalıştılar. Sonunda Mahir, MK'nın bu iki üyesini görüşmeye çağırdı. Bu süreçte çeşitli görüşmeler, tartışmalar yapıldı. Bu sürecin sonunda sağ sapmanın ihaneti mahkum edilerek parti bu klikten temizlendi, tasfiyeciler partiden ihraç edildi, THKP ve THKC isimlerini kesinlikle kullanamayacakları belirtildi:
"Partimizin ideolojik-politik-örgütsel-stratejik ilkeleri Kurtuluş'un 1.nci Sayısında, Parti ve Cephe bildirilerinde ve de Parti Tüzüğünde net ve açıktır.
Partimizin çizgisi Marksizm-Leninizm'in dünyanın ve Türkiye'nin şartlarına uygulanması sonucunda ortaya çıkmış olan uluslararası devrimci hareketin çizgisidir.
(...) Partimizin ideolojik-politik-stratejik-örgütsel ilkelerini 'Narodnizm' 'Marksizm ile Narodnizm'in eklektik birleştirilmesi, en tehlikeli sol sapma' diye niteleyerek, Partimizin devrimci çizgisi yerine uluslararası sosyal pasifizmin çizgisini, partinin genel komitesinden habersiz tezgahlama gayretleri içinde olan sizlerin partimizde kalmasına artık fiilen imkan yoktur.
Bu nedenle, genel komite üyeleri olarak, bizler partideki bütün yetki ve görevlerinizin iptaline ve de partiden ayrılmanıza karar verdik.
Bu sağcı görüşü benimsemiş olan örgütün bu veya şu kademesinde görevli olanlar da aynı işleme muhataptırlar."
Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Orhan Savaşçı, Ziya Yılmaz, Ertuğrul Kürkçü
Sağ sapmanın yarattığı ideolojik ve örgütsel kaosa, bulanıklığa bir an önce son vermek, öncelikli görevdi. Tasfiyeci Münir-Yusuf kliğinin tasfiyesinden sonra Mahir, Ankara'daki Parti-Cephelilere gönderdiği yazıda tasfiyecilerin ihanetini ortaya serer:
"Bundan önceki mektupta sadece İlhan ve Mahmut'larla (Münir, Yusuf) aynı örgütlenme içinde olamayacağımızı ve de fiilen bütün bağlarımızı kestiğimizi yazmıştık.
Bunun nedenlerini de iki ana başlık altında toplamıştık;
1-) İdeolojik-politik-stratejik çizgi farklılığı,
2-) Yoldaşlığa sığmayacak şekilde bu iki kişinin, en haince oligarşinin hücrelerindeki yoldaşlarını ilzam edecek işler yapmaları, en adice bırakalım devrimci yoldaşlığı, feodal dostluğa bile sığmayacak tavırlar almaları.
... Mayıs ayının sonuna kadar parti çizgisini, hararetle savunan bu arkadaşlar, İstanbul'daki arkadaşlarının yakalanmaları üzerine, eski ideoloji ve stratejilerini değiştirerek, eski çizgiyi sol sapma diye mahkum ederek, kitaplar içine dalarak (bütün pratik görevlerini bir yana itip) Marksizmi öğrenip, sonunda da 'Eskiden doktor genellikle doğru söylüyordu. Biz Doktor'un dediklerini yanlış değerlendirmişiz' diyerek zamanında revizyonist ve anti-leninist diye mahkum edilmiş olan çizgiyi, partinin yeni çizgisi diye ilan etmişler, bunu Doktor'un her dediğinin doğru olduğunu söyleyerek değil, genellikle doğru söylüyordu diye yapmaktadırlar.
Ankara'daki Parti-Cepheliler de sağ sapmayı mahkum ederek, Mahir'in yazısına, devrimci ilişkilerin, örgüt ilişkilerinin nasıl kavranması gerektiğine ilişkin tarihsel bir belge niteliğindeki şu cevabı verirler:
"Partimizin çizgisi (ideolojik-politik-örgütsel) parti bildirisi ve Cephe bildirisinde ortaya konmuştur. Bunun sol ya da sağındaki bütün görüşleri partimiz reddeder. Ve içinde barındırmasına imkan vermez.
Partimizin ismi Türkiye devrimine kanla kazandırılmıştır. Partimizin şerefli mirasını ve geçmişini reddederek onun adına sahip çıkmaya kalkışan (leş kargalarının) partimizin içinde yeri olamaz.
Partimizin yediği darbe sola sapmasından değil, parti içindeki sağ sapmanın örgütü içten kemirmesi, görevlerini savsaklaması ve partiyi hantallaştırmasından ötürüdür.
Bugün parti içinde bu görüşleri yayan, partinin hiçbir organının kararı olmaksızın bir avuç yüreksizin görüşlerini partiye egemen kılmaya çabalayanlar, dün birlikte savaştığımız kişiler olabilir. Onun bugün bizim için hiçbir önemi yoktur.
Bizleri birleştiren başlıca bağlayıcı faktör Marksizm-Leninizm'dir. Bizler kişilere bağlı değil Marksizm-Leninizm'e bağlıyız.


KESİNTİSİZ DEVRİM -I

Mahir firardan sonra, sağ sapmayla ideolojik hesaplaşmanın sürdüğü bu süreçte Kesintisiz'lerin yazımını da sürdürür. Kesintisiz Devrim broşürü esas olarak oldukça önceden üç bölüm olarak tasarlanmış, ilk bölümü de daha önce yazılarak Kurtuluş Dergisi'nde yayınlanmıştır. Kesintisiz Devrim-I olarak adlandırılan bu ilk bölümün girişinde hem Kesintisiz'lerin bütününün içeriği, hem de THKP-C'nin teoriye, ideolojiye yaklaşımının ana hatları vardır:
"Ülkemizin solunda tam bir teorik keşmekeş hüküm sürmektedir. Öyle ki, aynı revizyonist tezleri temel alan ve bunları değişik ambalajlamalarla piyasaya süren, kendi öz gücünün dışında başka güçlere bel bağlayan çeşitli oportünist fraksiyonlar, en sert bir şekilde birbirlerini oportünizmle, pasifizmle, ihanetle vb. ile suçlamaktadırlar. Kendi aralarında taktik ayrılık bile sayılamayacak ufak değerlendirme veya deyiş farklılıkları etrafında fırtına koparmaktadırlar.
Sözde yapılan ideolojik polemikler de, utanmazca yapılan tahriklerin, küçük burjuva çığırtkanlıklarının, "biz eskiyiz" ukalalıklarının tozu dumanı içinde tam bir kör döğüşü yıllardır süregelmektedir...
Biz bu broşürü kaleme alırken özellikle bu gerçeği dikkate aldık. Devrim anlayışımızı, buna bağlı olarak örgüt ve çalışma tarzı anlayışımızı, marksist devrim teorisinin zaman içinde derinleşip zenginleşmesinin nasıl bir rota izlediğini belirterek ortaya koymaya çalıştık..." (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Dava Dosyası, s. 365-366)
Kesintisizlerin Kurtuluş'ta yayınlanan birinci kısmında "Marks, Engels Ve Lenin dönemlerinin marksist devrim teorisi" ele alınmıştır. İkinci kısım'da, "İki Taktik'te formüle edilmiş olan leninist kesintisiz devrim teorisinin bizzat Lenin tarafından derinleştirilmesi, Üçüncü kısım'da ise, emperyalizmin üçüncü bunalım döneminin ayırt edici özellikleri...yeralacaktır.


KESİNTİSİZ DEVRİM II-III

Oligarşinin ağır baskı ve takip koşulları devam ediyordu. Parti önder ve kadrolarının katıldığı toplantılarda durum değerlendirilerek, 12 Mart cuntasına karşı silahlı savaşın sürdürülmesi kararı alınır. Birleşik devrimci savaş anlayışı çerçevesinde çeşitli planlar yapıldı. Türkiye, THKP-C'nin daha önceki stratejik planlamalarında beş bölgeye ayrılarak bu blgeler kodlanmış, 1- İstanbul'a Yıldız, 2) Ankara'ya Meltem, 3) Ayfon-Eskişehir-Kütahya'ya Bayrak, 4) Merzifon'a Kavşak, 5) Karadeniz Bölgesine Poyraz isimleri verilerek buna uygun bir işbölümü yapılmıştı. Mevcut durumda işbölümü tekrar değişmiş, gerek bölgeler bazında, gerekse de gerilla savaşı bakımından merkezi işbölümü yeniden yapılmış, ancak stratejik bakış açısı korunuyordu. Ocak sonunda Mahir Ankara'ya gitti. Ziya Yılmaz ve Ulaş Bardakçı İstanbul'daki hazırlıkları yürütmek üzere görevlendirildiler.
Mahir Ankara'da bulunduğu bu dönemde, o güne kadar çeşitli tartışmalarda, yazı ve bildirilerde artık netleştirilmiş bulunan THKP-C ideolojisini daha etraflı bir biçimde toparlamak için bir broşür kaleme almaya başlar. Daha sonra Kesintisiz II-III adıyla anılacak olan bu broşürün yazımı, son derece elverişsiz koşullarda yürütülür. Aynı anda silahlı savaşın sürdürülmesi ve özel olarak da Deniz'lerin kurtarılmasına yönelik bir eylemin hazırlıkları da sürdürülür.
Kesintisiz II-III şu sözlerle başlar:
"Bilindiği gibi Türkiye Solunda uzun yıllar revizyonizm, pratiği ışık tutmayan entelektüel tahlilleri, kuyrukçu çalışma tarzı ve iğrenç ilişkileri ile etkin ve yönlendirici unsur olmuştur..." (Bütün Yazılar, Mahir Çayan, s.307)
Devamında ülke koşullarının kısa bir tahlili yapılıp THKP-C'nin temel doğrultusu açıklanır. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin tanımı yapılır. Bu metin artık Türkiye Devriminin Yolu'nun en netleşmiş ifadesi olacaktır. Kesintisiz II-III, hacim olarak çok uzun değildir, ama Türkiye devriminin bütün temel meselelerinin cevabını veren son derece yetkin bir formülasyondur. Zaten bu niteliği de giriş bölümünde söylenen şu sözlerde anlamını bulur:
"Bu ilkelerimizi, bir sürü genel doğrularla, marksizmin lafızları arasında yüzlerce sayfalık metinlerle ortaya koymak, takdir edileceği gibi pekala mümkündür. Ve pekala mümkündür sözde pratiğe ışık tutacak, bir sürü masa başı ahkamlar kesmek.
Ama hayır! Partimizin bünyesinde bu tip entelektüel tahlillere yer yoktur. Dilimiz, terminolojimiz ve tahlillerimiz genel olarak dünya devrimci pratiğinin, özel olarak da pratiğimizin ürünü olmalıdır..." (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) s.309-310)
Kesintisiz II-III de kendi içinde bölümlere ayrılır. İlk bölümde Leninizmin evrensel tezleri, devrim - evrim aşamaları ve çalışma tarzı üzerinde durulur. Sonraki bölüm ise emperyalizmin üçüncü bunalım dönemi ve Leninist çizgi tüm ana hatlarıyla tanımlanır, ülkemiz somutunda oligarşik dikta tahlil edilir. Son bölüm ise Türkiye'nin, tarihi-sosyal-ekonomik özellikleri, ve pratiğimize ilişkin sonuçlar başlığını taşımaktadır. Bu bölümde 1923'ten başlayarak 12 Mart'a kadar ülkenin sosyo-ekonomik yapısındaki gelişmeler, değişmeler anlatılır.
Kesintisiz II-III artık, tüm Parti-Cephelilerin elinde devrimin yolunu gösteren bir rehber, oportünizme, reformizme karşı idelojik mücadelelerinde en güçlü silahlarından biri olacaktır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
devran

avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 425
Yaş : 27
Nerden : istanbuldan
Kayıt tarihi : 24/01/08

MesajKonu: Geri: THKP-C DAVASI   Ptsi Mart 03 2008, 01:57

ARNAVUTKÖY DİRENİŞİ

72'nin Ocak-Şubat aylarında gerek Ankara'da gerekse de İstanbul'da son derece yoğun bir süreç yaşanmaktadır. Bir yandan tasfiyeciliğin yolaçtığı ideolojik tahribat gideriliyor, bozulan, dağılan örgütsel yapılar, bu defa pek çok kadro tutsak düştüğünden daha azıyla yeniden oluşturulmaya çalışılıyor, ve diğer yandan da silahlı savaşı sürdürebilmenin koşullarının yaratılması hedefleniyordu.
İşte bu süreçte THKP-C önemli bir kayba daha uğradı. Sürmekte olan operasyonlar sonucu, Ulaş ve Yılmaz'ın Levent semtinde kaldıkları yer tesbit edilerek kuşatıldı. Ulaş ve Yılmaz, düşmanın kuşatmasına ve ateşine, ateşle karşılık verirler ve çatışarak kuşatmayı yararlar.
13 Şubat'taki bu kuşatmadan kurtulmayı başarmışlardır ama çatışmadan sonra takip koşulları bozulamaz. Operasyonlar pek çok yeri uzanmış, çeşitli olanaklar kullanılamaz hale gelmiş, daha da önemlisi, ilişkilerin bütünü açısından bir belirsizlik doğmuştur. Bu koşullarda buldukları yerler uzun vadeli olmaz ve 19 Şubat'ta Ziya Yılmaz Fındıkzade'de, Ulaş Bardakçı ise Arnavutköy'de kaldıkları evde kuşatılırlar. Ziya Yılmaz yaralı olarak ele geçirilir. Ulaş, kuşatılan evde kaldığının tesbit edildiği anda ateş açar. Çatışma yarım saate yakın sürer ve Ulaş Parti-Cephe savaşçılarının kuşatıldıklarında "teslim olmama", "çatışma" geleneğini pekiştiren bir direniş sonucu şehit düşer.


"12 MART DEĞİŞEN SINIFLAR İLİŞKİSİ"

12 Mart tüm terörüyle halkın ve devrimci örgütlerin üzerine yönelmişti. Kurulan Erim Hükümeti "Balyoz Harekatı" adını verdiği operasyonlarla halkı teslim almaya, Atatürkçü maskesiyle de küçük-burjuva kesimleri kendine yedeklemeye çalışıyordu.
Devrimci örgütler açısından iki tercih vardı, ya teslim olunacak, ya da savaşılacaktı. THKP-C'nin tercihi tereddütsüz ikincisiydi.
Mahir, bu süreçte kaleme aldığı "12 Mart Değişen Sınıflar İlişkisi ve Sonuçlar" başlığını taşıyan yazıda şunları belirtiyordu:
"... İşte bu ortamda 12 Mart askeri darbesi olmuş ve 1923'den beri süre gelen nisbi denge (önce devrim cephesi lehine, 1946'dan sonra aleyhine olan) bozulmuş ülkedeki oligarşi, küçük-burjuvazinin politik gücünü kırarak devletin bütün kurumlarına egemen olmuş ve baskı ve şiddet politikası ile solu dağıtmıştır.
12 Mart öncesinde yedi-sekiz fraksiyon halinde olan sol, bugün başlıca iki kampa ayrılmıştır.
- Silahlı devrim cephesi.
- Oligarşinin soldaki uzantısı pasifist cephe.
(...) Bu son derece doğaldır. Çünkü her darbe, sağ ve pasifist eğilimleri ortaya çıkartır. (1905 yenilgisi menşevik çizgiyi geçici olarak güç kazandırmıştır.)
(...) Soldaki bu oluşum, partimizi de etkilemiş ve partimizin içinden ufak bir grup, partimizin ideolojik, teorik ve stratejik görüşleri ile eylemlerini narodnizmin, anarşizmin,teorisi ve pratiği diyerek, pasifist cephenin parti içindeki uzantıları olmuşlardır."
Ancak Parti-Cephe'nin savaşma kararlılığı nettir. Çünkü bu dönemde savaşıp savaşmama Türkiye halklarına bağlılığın, sorumluluğun ve devrim iddiasının bir göstergesi olacaktır. Bu netlik, yazıda şu sözlerle ifade edilir:
"Oligarşinin terörü şiddeti ne kadar artarsa artsın, partimiz gerilla savaşına devam edecektir. Partimizin yolu, ihtilalin yoludur. İhtilalin yolu Partimizin yoludur.
Savaş, Mayıs darbesinden sonra kaldığı yerden devam edecektir.
Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı lalar değil, devrimci eylemdir." (Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Dava Dosyası, s.381)


DENİZLERİN İDAMININ ENGELLENMESİ

Gerek hapishanedeyken, gerekse de firardan sonra, Mahir'lerin düşüncelerinin bir yanını da hep Deniz'lerin idamının engellenmesi oluşturur. THKO önder kadroları Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'a verilen idam cezalarının Meclis'te aonaylanması an meselesidir ve THKP-C, THKO önderlerinin idamına karşı mücadeleyi "Türkiye devriminin prestiji" meselesi olarak görür.
Maltepe'den THKP-C'lilerle birlikte firar eden THKO önder kadroları Cihan Alptekin ve Ömer Ayna da Deniz'ler için bir eylem düşünüyor, çeşitli planlar yapıyorlardı. Ancak operasyonlar sonucu THKO'luların olanakları son derece sınırlıydı.
Bu süreçte bir elçinin kaçırılması, parlamento içinde bir milletvekilinin kaçırılması gibi çok çeşitli alternatifler üzerinde duruldu. Tüm bu tartışmaların, çabanın odağında devrimci dayanışmanın, devrimci dostluğun, fedakarlığın görkemi vardı:
"Mahir en son anda şu şekilde bir plan teklif etti. Buna göre, herhangi bir elçiliğe Mahir, Cihan ve Ömer Ayna bir intihar dalışı yapacak, elçinin hayatı karşılığında kendilerinin de teslim olması kaydıyla Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in idamlarının engellenmesini isteyeceklerdi..."
Ancak bu planlardan hiç biri gerçekleştirilemez. Bu hazırlıklar sürdürülürken, İstanbul'da Ulaş, Ankara'da Koray Doğan katledilir, tutuklamalar birbirini izler. Bu koşullarda yapılacak bir eylemin örgütlenmenin darbelerden en az etkilenen kesimi olan Karadeniz'e kaydırılmasına karar verilir. Bu arada Karadeniz'deki THKP-C'lilerden Ünye'de bulunan Nato üssüne yönelik bir eylem yapılabileceği önerisinin de gelmesiyle hemen doğrudan Karadeniz'e geçilmesi gündeme gelir. 17 Mart'ta Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ve bazı THKP-C'liler makarna yüklü bir kamyonda Karadeniz'e doğru yola çıkarlar.


KIZILDERE

Mahir ve beraberindekiler Ünye taraflarında bir köye yerleşirler. Hemen Ünye Nato üssünde görevli İngilizlerin oturduğu evin çevresinde istihbarat yapılarak önceden varolan bilgiler kesinleştirilir ve eylem aşamasına geçilir. 26 Mart'ta İngilizlerin kaldıkları evdeki 12 kişi etkisizleştirilerek 3 İngiliz ajanı rehin alınır.
Mahir'in de aralarında bulunduğu gerillalar 3 rehineyle birlikte evden ayrılıp Tokat'ın Niksar ilçesine doğru yönelirler. İngilizlerin kaldığı evden ayrılmadan önce eve eylemle ilgili 25 Mart 1972 tarihini taşıyan bir bildiri bırakılır:
"Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümetine!
(...) 1972'nin Türkiye'sinde tek bir yurtseverin, öncü savaşçısının oligarşinin ipiyle hayatına son verilmek istenirse, bu İngiliz ajanları da halkın devrimci öncülerinin, yani bizlerin kurşunlarıyla yok olacaklardır.
Dünya halklarının baş düşmanı Anglo-Amerikan Emperyalizminin askeri örgütü olan NATO'da görevli bu İngiliz ajanlarının hayatlarına karşılık şartlarımız açıktır:

1. İnfazlar derhal durdurulacak,
2. Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacaktır.
3. En çok 48 (kırksekiz) saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.

Bu şartlar yerine getirilmediği takdirde, kesin olarak bu İngiliz ajanları kurşuna dizilecektir.
Bu oligarşinin zulmüne, hainliğine, gaddarlığına, kan emiciliğine karşı bizlerin bir ihtarıdır.
İnfazlar yerine getirilirse şu iyi bilinsin ki, ihtilalci misilleme sadece bu NATO ajanlarının yok edilmesiyle bitmeyecektir. Bu sadece başlangıç ve ilk ihtardır. (...)" (Mahir, Turan Feyizoğlu, s.528)
Kaçırma eylemi üzerine hemen tüm ülke çapında yoğun operasyonlar başlatılır. Karadeniz'e askeri yığınak yapılır. MİT ve polis en seçme uzmanlarını bölgeye gönderir.
Bu arada İngiliz Hükümeti de, üç İngiliz teknisyenin hayatlarını kurtarmak için Türk hükümetinin eylemcilere taviz vermemesini ister. Ankara Sıkıyönetim ve İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Semih Sancar tarafından yayınlanan bir bildiride de, can ve mal güvenlikleri Türk milletine emanet edilmiş bulunan İngilizlerin yakalanmasına yardımcı olacak yurttaşlara yüz bin liraya kadar mükafat verileceği belirtilir.
Gerillalar, yolda rehinelerle birlikte 10 kişiydiler. 27 Mart'ın ilk saatlerinde Kızıldere köyüne ulaşarak köy muhtarının evine gittiler. Rehineleri burada tutacaklardı.
30 Mart'ta sabah saatlerinde nöbetçi gerillalar muhtarın evine doğru jandarmaların yaklaştığını gördüler. Gerillalar Muhtar ve ailesi evden çıkararak kuşatılma ve çatışma ihtimaline karşı hazırlık yaptılar. Bir süre sonra da komando birlikleri köyün çevresini sardılar. Sabah saat altı sıralarında kuşatılmışlardı; "teslim ol" çağrıları yapılmaya başlandı.


"BİZ BURAYA DÖNMEYE DEĞİL, ÖLMEYE GELDİK!"

THKP-C ve THKO gerillaları, "Teslim ol" çağrılarına Mahir'in işte bu tarihsel sözüyle cevap verdiler.
Düşman ateş etmeye başladığında da asla düşünmediler teslim olmayı. Ateşe ateşle karşılık verdiler. Düşman ateşi altında ilk Mahir şehit düştü. Gerillalar önderlerinin şehit düşmesi karşısında en ufak bir kararsızlığa kapılmadan çatışmayı sürdürdüler. Düşman koşulları yerine getirmemişti; bu nedenle İngiliz ajanlar da cezalandırıldı.
Çatışma sona erdiğinde 8 THKP-C ve iki THKO gerillası şehit düşmüştü. Şehit düşmüşler ama Kızıldere'de bir destan yazmışlardı. Bu destan işte o günden sonra Türkiye Devriminin Manifestosu oldu. '74'ten sonra THKP-C'nin mirasına sahip çıkanlar, savaşı "Kızıldere Manifestosu Yolunda İleri" sloganıyla sürdüreceklerdi.


"Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır. Kurtuluş Bayrağı bu yolu tırmanan gerillaların birbirlerine iletmesi ile oligarşinin burcuna dikilecektir. Her engelde düşen gerillaların gövdesi bir devrim fırtınası yaratır. Her düşen gerillanın kanı devrim yolunu kızıllaştırır, aydınlatır. Düşenler geride kalmazlar. Onlar emekçi halkın kalbinde, ruhunda ve bilincinde, devrimin önder ve itici sembolleri olarak yaşarlar. Düşenler devrim için, devrim yolunda vuruşarak düştüler. Kalbimize, ruhumuza ve bilincimize gömüldüler.
Onlar kurtuluşa kadar savaş şiarını, devrim yoluna kanları ile yazdılar. Yolumuz bu yolda düşenlerin yoludur.
KURTULUŞA KADAR SAVAŞ" (Mahir Çayan)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
THKP-C DAVASI
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
ATA-GENÇ :: DEVRİMCİ BİLGİLER :: THKO - THKP-C-
Buraya geçin: